8 Nisan 2013 Pazartesi

Muhtevam

Ne içindi onca yıl.
muhtevasını bilmediğin onca söz niçin.
anamın artık diyemediği adın niçin.
lügatında olmayan kelimeler etme. 
eyleme, zorda kalmadıkça anma adımı.


hakikatler uğruna yazılamazdı onca şiir.
ve benim başım kadar dönemezdi onca sözün.
sen hakikatleri seyreyle.
belki mutluluktan dönerde başın unutursun. 

7 Nisan 2013 Pazar

Müphem


Müphem bir aşkın acısı
Sefaletim gibi yapışmış üstüme

Oysa ben ne bir yerin aidiyetini taşıyabiliyorum omuzlarımda nede bir zamanın insanı olabiliyorum. Yazmasa kağıtta, yaşım kaç bilmiyorum. Ve o kadar özgürüm ki! İpim her zaman kendi elimde, kan revan içinde koştururken buluyorum kendimi.

Şaşalı düşlerim, dünyalık heveslerim var. Farklı fikirlerin, farklı coğrafyaların insanı olacakken tam, ortası doğrusu olmayan yollarda kaybolmuş zamanlarım var.  

19 Mart 2013 Salı

Müktesebat


Kemal’in Füsunda, Mümtaz’ın Nuran da, Raif efendi’nin Maria Puder de Gördükleri kadar gerçek ve kesif miydi ki benim sende gördüklerim? 

Yoksa fotoğraf çekilirken masuscuktan da olsa gülme alışkanlığımızın bir türevimi yaşadıklarımız. Yani zorunda gibi davranma alışkanlığımız.

Bizler birçok alışkanlığımızı doğuştan kucağımıza atılmış buluruz, geri kalanları ise kendi çapımız esasında geçmişimizden deneyimleriz.

Peki, ben bu en temel ihtiyacımı doğuştan mı bulmuştum yoksa kendim mi deneyimlemiştim. Çok düşünmeye gerek yok yüzde olarak çok büyük bir kısmını binlerce yıllık bir medeniyetin bilgeliği vermişti bana.  

Peki, durum bundan ibaretken biz hala hangi hareketlerimizi kendi öz irademize dayanarak yapıyoruz. O kadar az ki! Biz genelde anlık ihtiyaçlarımızı anlık kararlarımızla öz irademize dayandırırız. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, sabah, öğlen, akşam olmak üzere 3 öğün yemek yemek ya da sonsuzluğa uğurladığımız sevdiklerimizin ardından ağıt yakmak ve daha binlerce alışkanlığımızın kökeninde geçmiş milyonlarca insanın hatırası ve parmağı var. O vakit demeyin ki bana tam anlamıyla özgürüz. Biz işlediğimiz günahlarımızda bile geçmişin ürünüyüz, geçmişi tekrarlıyoruz.

Bak aşkla başladığım cümlemi özgürlükle bitirdim ne ironik değil mi?  

14 Mart 2013 Perşembe

Kader


En hüzünlü kadın isimlerinden, ah ulan dedirten filmlerin, şarkıların ana fikri, yapılma nedeni. Siz ne derseniz deyin artık, günlük hayatta ve sanatta en çok kullandığımız bir iki metafor arasında gösterilir kader. TDK’ya danışmak isterseniz eğer “Genellikle kaçınılmaz kötü talih” olarak ete kemiğe bürünür kelimemiz. Bu kadar çok hayatımızı işgal edip hakkını verememiş, anlamına erememiş hatta yanlış zihniyetimizi TDK’ya bile empoze ettirmişiz.

Öncelikle her içkili ortamın açılmazsa açılmazıdır din olgusu, yin-yang felsefesine yorarım ben durumu karşıt kutupların ilişkisine göre şekillenir düzen, isterseniz de fiziğe yorun zıt kutupların birbirini çekişini. Neyse asıl konuya geleyim geçmişte çokça anlatmaya çalıştım bu tip ortamlarda Kader’i. Ama bir türlü vakıf olamadım emelime, insanlarımız bir türlü kıramadılar yıllarca ördükleri duvarlarını.

Kader, yazgı hayat yokuşumuzun tüm virajlarının önceden yaratıcımız tarafından bilinmesidir. İşte bu cümleyi kullandığınız anda karşıt fikirlerin bombardımanına düştünüz demektir. Öncelikle sorular biz ne amaçla yaşıyoruz o vakit? Ya da zaten her şeyimiz kaderimizde yazılıysa biz irademizi kullanamıyor muyuz? Diye uzar gider cümleler.

Benim naçizane din felsefesinden anlayabildiğimi sıralayayım size katılıp katılmamak sizin elinizde. Zaman kavramı biz yaratılanlar için düzen tertip amacıyla oluşturulmuş bir kavramdır. Oysaki yaratıcımız zamandan münezzehtir. Zaman bizim gibi sonlu varlıkların işlerini tertip etmelerini kolaylaştırır.

Ki zaten zaman olgusu da tam anlamıyla çözülebilmiş, açıklanabilmiş bir kuram değildir.  “İkizler Paradoksu”nu araştırırsanız eğer ikiz kardeşlerden birinin dünyada kaldığını diğerinin çok hızlı bir uzay aracı ile gezegenler arası bir uzay yolculuğuna çıktığını düşünün. Bu kardeşlerin belli bir zamandan sonra dünyada buluşmaları halinde çok hızlı araçla uzay yolculuğu yapan kişi, dünyada kalan kardeşine göre daha genç görünecektir. Bu paradoks Albert Einstein’ın “Görelilik Kuramı” ile de desteklenmiştir. Görelilik kuramına göre ışık hızına yakın hızlar söz konusu olduğunda saatlerin yavaşlayıp, kütlenin artacağı belirtilir.

Ana konumuza tekrar dönecek olursak bizi yaratma kudretinin sahibi zamandan bağımsız olarak bizim geçmişimizi de geleceğimizi de bilir fakat yaratıcımızın bunu bilmesi zamanın dışında ve zamandan münezzeh olmasıyla, açıklanabilir. Bizler ise doğum, ölüm v.b. bazı durumların dışında tüm kaderimizi kendi irademizle şekillendiririz. Yani bizi doğruya veya yanlışa kaderimiz değil irademiz götürür. 

Bizler okulda iyi notu kendimiz alırız, kötü notu hoca verir mantığından bir türlü kurtulamayız. Kaderi de aynı şekilde telakki eder bu şekilde değerlendiririz. Kendi irademizden kaynaklanan yanlışlarımızdan dolayı kendimizi kader mahkumu ilan ederiz. Hatta kadere savurmadığımız küfür kalmaz, Oysa tüm başarılarımızı bileğimizin hakkıyla kazanmışızdır!  

Kısacası neymiş kader “Genellikle kaçınılmaz kötü talih” değilmiş. Birkaç ayrıntı dışında bizim tarafımızdan spontane oynanan bir tiyatroymuş. 

4 Mart 2013 Pazartesi

En Büyük Düşmanım

Bize etrafı anlama, yorumlama kabiliyeti verilmiş. Oysa bu lanetin kaçıncı soydan mirasçısı oldum bilmiyorum. Bu altın tas içinde ikram edilen ab-ı hayat zehri tüm acılarımın yegâne nedeni, anlasana işte bilmek acı veriyor. Öğlen mart güneşinin yakıcılığı, hunharca sıcak nefesini verişi hayatta olduğum hissini defalarca tatbik ettiriyor. Oysaki unutmalıyım düşlerimle karışmalı sarhoşluğum, ben istemedim ki bu vazifeyi, karışabilseydim herkesin arasına olmazdı ki herkesten farkım. Geçmedi bu bin türlü kendi içimle savaşlarım, dilimdeki Özdemir Asaf şiiri sözüm ona o kadar cümlemden daha iyi anlatmış beni.

Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.

28 Şubat 2013 Perşembe

Tarihi Paradigmalar


Sosyal hayatın dinamikliği özellikle de günümüzde öylesine hızlı ki, geçmiş dönemlerde onlarca yılda yaşanan değişimler şuan ki yaşantımızda tek haneli yıllara indirgenmiş durumda. Bu değişim hızı tüketim toplumu haline gelen bizlerin ve teknolojik gelişmelerin paralelinde günümüzdeki ivmesini kazanmıştır.

Bizler bu hızda yaşayaduralım. Daha birkaç sene önceki haleti ruhiyemizi, alışkanlıklarımızı, hal ve hareketlerimizi şuan ki bilincimizle bir tartıda tartmaya kalkmayalım. İstisnalar harici birçok hareketimizi farklı, komik ve garip bulmamız içten değil. Bu bireysellikten çıkıp toplum ölçeğinde 30,40 yıl geriye gidildiğinde bu değişimin soğukluğunu rahatça Yeşilçam filmlerinde hissedersiniz. Aşklarımızı, duygularımızı bile farklı yaşıyoruz artık.

Yukarıda size evin bahçesini, balkonunu gezdirdim şimdi oturma odasına girmeye hazırsınız. Bizler tarih’i günümüzün paradigmaları ile yargılıyoruz. Oysaki geçmişin ideolojileri, değer yargıları çok farklı, insanların inançlar uğruna kurban edilmelerinin üstünden daha bin yıl geçmedi ya da köleliğin biteli yüz yıl olmadı. Günümüz anlayışıyla çağ dışı olan bu unsurları o zamanın mantığıyla düşünmezseniz eğer yanılgıya düşersiniz. Ve inanın ki geleceğin toplumu da, kendimizi uygar bulan bizleri seks işçiliğini önleyemediğimiz, toplumlar arası refah farkını çözemediğimiz için medeniyetin en çok vücut bulduğu Avrupa ve Amerika’da başta olmak üzere barbar olarak nitelendireceklerdir.

Durum bu iken siz kendi geçmişinizin den tarihi dinamiklere göre düşünmeden, günümüzün bakış açısıyla utanç duyarsanız, sırt çevirirseniz. Gelecekten de siz empati beklemeyin. 

25 Şubat 2013 Pazartesi

Ben Her Kaçışımda Sana Sendelemişim

Ve sen gerisin geri koşturmaca dasın.
Değneklerle araba lastiği kovalayan çocuklar gibi.
Ayaklarını sağlam basıp yere.
Tutuverecek gibisin yıldızları.
Alacağında varmış ya hayattan, borçlusu ben gibi.
Dayanıp kapıma icrada etmişsin beni.
Ben her kaçışımda sana sendelemişim.

24 Şubat 2013 Pazar

Olur Belki, Hakikaten


Hayatta yapılması gerekenleri bir sıraya koymalı. Önce bolca sabredilmeli, azıcık da acı öfelenmeli ki üstüne ilerideki yaşayacaklarına sabır ve acı penceresinden bakabil.

Peki ya insan genç yaşta yaşarsa benim ellimde yapamayacaklarımı. Dünya görüşü, fikirleri, daha bilmem neyi benden fazlamı olur? Olur belki, hakikaten. Ama ömür ehli olmanın şartı yüzmeyi öğrenmeden dalgalı suya girmemek imiş, hayat merhalesi bunu gerektirirmiş. Koştururcasına tüketmek yerine, içine bolca nefes çekip  yaşanmalı imiş.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Zeytin Yağı Psikozu


İnsan mahlukatın garibi, insan beyni ise daha garibi. Bu derya denizin neresini tutsan bin bir hikaye çıkarır içinden, hepsini yaşarız da kör olur gözlerimiz ya da alışır bu girdaba. Günlük debdebelerimiz için de göremeyiz hakikati.

Size oldumu bilmem, yaşadığım bir hadisedir. Yaşadığınız haksız olduğunuz tecrübelerin ardına bakarsanız, haksız olduğunuzu bile bile kalp kırarsanız. Eğer ki birde haklı çıkmaya çabalıyorsanız, bir süre sonra kendinizi haklı bulmaya başlarsınız. Bizi diğer canlılardan ayıran o yüce organ öyle bir çalışır ki sizi haksız gösterecek bütün kanıtları yok ederde lal olur diliniz, kör olur gözünüz.  

“Zeytin Yağı Psikozu” olmalı eğer isim koyacaksam buna. Bu durumun ana tetikleyicisi zamandır. Zaman yürüdükçe hayali ayrıntılar bile gerçeğe dönüşüverir gözlerde. Sizi güvende ve emniyette tutmak için tasarlanan o yegane organın tabi ki tarafsız olması düşünülemez. Yıllarca süren kavgaları, haklısı, eğrisi, doğrusu olmayan davaları daha başka hangi kuramla açıklayıverirsiniz ki bana?

Bu hastalığa kapılmamanın yollarını isterseniz benden, bu hastalığın tek çaresi empati derim ben. Bol dozaj almanıza lüzum yok, yerine ve zamanına göre bir ölçek damlatmanız yeterli kanınıza.  
   
Bol dozaj demişken dikkat edilmeli hakikaten yan etkisi de çekilir dert değil. Almaya gör bir ölçek fazla, bu seferde herkese hak dağıtırken haksız kalır nasibin. 

My Left Foot ( Sol Ayağım )


Doğuştan beyin felci geçiren Christy Brown’un hikâyesini hem kitabıyla hem de filmiyle harmanlayıp duygularıma damıttım. Bu kadar olumsuzluğa rağmen hayattan yılmayan bu insan kendimden utanmamı sağladı da denebilir. Şükür ki her uzvumuz yerinde fakat ne yazık ki değerini bilmiyoruz.

Kahramanımız daha çocukluğundan itibaren sadece kullanamadığı uzuvları ile değil fakirlik ve başkaları tarafından anlaşılamamanın verdiği üzüntülerle de savaşmaktaydı. Aslında bu hikâyeyi görerek, okuyarak, hatta gerçek olduğunu bilerek hikâyenin içine kolaylıkla girebilirsiniz fakat dikkat edin bu süreç sancılı geçecektir. Kahramanın yerine kendinizi koyunca, verdiği tepkilerin, çocukluğuna dair bütün sancılarının az bile olduğunu biz olsaydık çok daha fazla tepkiler verirdik diye geçirmiyor değiliz içimizden.

Peki ya annesinin sıcaklığı, 23 çocuğunun arasında Christy’e ayırdığı zaman, verdiği değer ve Christy’nin etrafındaki yüreği geniş insanlar dünyaya dair umudumuzu daha bir sıcak tutmuyor mu Sizce de? Bunun dışında daha çocukluktan itibaren her şeyi kahramanız ile birlikte öğrenip aslında bizim kolayca yapabildiğimiz, kıymetini bilmediğimiz hareketlerin ne kadar şükredilesi olduğunu öğrenmedik mi?

Çok duyduğumuz şehir efsanelerinden biridir; bir uzvun eksikliği, diğer duyu organlarını pozitif yönde geliştirirmiş ya! Doğru olmalı bu görüş çünkü kahramanımızın sıkıntılarından, acılarından uzaklaşmasını sağlayan resimleri veya yazıları diğer uzuvlarının aksine öle gelişir ki sol ayağıyla sadece İrlanda değil dünya çapında tanınan bir yazar haline dönüşür. 

Kahramanımızın yaşadığı tek taraflı aşklar, başkalarının kendisine karşı duyduğu acıma hissini hissedebilmesi, hatta uçakla tedavi için Fransa’ya giderken kendisinden daha vahim durumda olan insanlara bakarak şükretmesi. İşte tüm bunlar bize, engelli insanların bizden tek farkının uzuvları olmadığı, gerçek farkın bizim basmakalıp düşüncelerimizden sıyrılmamamız olduğu gerçeğini öğretiyor bize.

Fakat şunu da söylemeden geçersem tarafsızlığım zedelenir. 23 çocuklu bir ailenin merkezinde olmak, aynı zamanda sol ayağıyla normal insanların yapmakta zorlandığı resimleri yapıp, fikirlerini kâğıda dökebilmesi sonucu tanınması süreci, kahramanımız aleyhinde fazlasıyla hoş görülebilir bir pozitif ayrımcılığa işarettir. Fakat her durumda Sezar’ın hakkı Sezar da kalmalı. Bu açıdan bu açıklamayı yapmak istedim.