18 Şubat 2013 Pazartesi

Zeytin Yağı Psikozu


İnsan mahlukatın garibi, insan beyni ise daha garibi. Bu derya denizin neresini tutsan bin bir hikaye çıkarır içinden, hepsini yaşarız da kör olur gözlerimiz ya da alışır bu girdaba. Günlük debdebelerimiz için de göremeyiz hakikati.

Size oldumu bilmem, yaşadığım bir hadisedir. Yaşadığınız haksız olduğunuz tecrübelerin ardına bakarsanız, haksız olduğunuzu bile bile kalp kırarsanız. Eğer ki birde haklı çıkmaya çabalıyorsanız, bir süre sonra kendinizi haklı bulmaya başlarsınız. Bizi diğer canlılardan ayıran o yüce organ öyle bir çalışır ki sizi haksız gösterecek bütün kanıtları yok ederde lal olur diliniz, kör olur gözünüz.  

“Zeytin Yağı Psikozu” olmalı eğer isim koyacaksam buna. Bu durumun ana tetikleyicisi zamandır. Zaman yürüdükçe hayali ayrıntılar bile gerçeğe dönüşüverir gözlerde. Sizi güvende ve emniyette tutmak için tasarlanan o yegane organın tabi ki tarafsız olması düşünülemez. Yıllarca süren kavgaları, haklısı, eğrisi, doğrusu olmayan davaları daha başka hangi kuramla açıklayıverirsiniz ki bana?

Bu hastalığa kapılmamanın yollarını isterseniz benden, bu hastalığın tek çaresi empati derim ben. Bol dozaj almanıza lüzum yok, yerine ve zamanına göre bir ölçek damlatmanız yeterli kanınıza.  
   
Bol dozaj demişken dikkat edilmeli hakikaten yan etkisi de çekilir dert değil. Almaya gör bir ölçek fazla, bu seferde herkese hak dağıtırken haksız kalır nasibin. 

My Left Foot ( Sol Ayağım )


Doğuştan beyin felci geçiren Christy Brown’un hikâyesini hem kitabıyla hem de filmiyle harmanlayıp duygularıma damıttım. Bu kadar olumsuzluğa rağmen hayattan yılmayan bu insan kendimden utanmamı sağladı da denebilir. Şükür ki her uzvumuz yerinde fakat ne yazık ki değerini bilmiyoruz.

Kahramanımız daha çocukluğundan itibaren sadece kullanamadığı uzuvları ile değil fakirlik ve başkaları tarafından anlaşılamamanın verdiği üzüntülerle de savaşmaktaydı. Aslında bu hikâyeyi görerek, okuyarak, hatta gerçek olduğunu bilerek hikâyenin içine kolaylıkla girebilirsiniz fakat dikkat edin bu süreç sancılı geçecektir. Kahramanın yerine kendinizi koyunca, verdiği tepkilerin, çocukluğuna dair bütün sancılarının az bile olduğunu biz olsaydık çok daha fazla tepkiler verirdik diye geçirmiyor değiliz içimizden.

Peki ya annesinin sıcaklığı, 23 çocuğunun arasında Christy’e ayırdığı zaman, verdiği değer ve Christy’nin etrafındaki yüreği geniş insanlar dünyaya dair umudumuzu daha bir sıcak tutmuyor mu Sizce de? Bunun dışında daha çocukluktan itibaren her şeyi kahramanız ile birlikte öğrenip aslında bizim kolayca yapabildiğimiz, kıymetini bilmediğimiz hareketlerin ne kadar şükredilesi olduğunu öğrenmedik mi?

Çok duyduğumuz şehir efsanelerinden biridir; bir uzvun eksikliği, diğer duyu organlarını pozitif yönde geliştirirmiş ya! Doğru olmalı bu görüş çünkü kahramanımızın sıkıntılarından, acılarından uzaklaşmasını sağlayan resimleri veya yazıları diğer uzuvlarının aksine öle gelişir ki sol ayağıyla sadece İrlanda değil dünya çapında tanınan bir yazar haline dönüşür. 

Kahramanımızın yaşadığı tek taraflı aşklar, başkalarının kendisine karşı duyduğu acıma hissini hissedebilmesi, hatta uçakla tedavi için Fransa’ya giderken kendisinden daha vahim durumda olan insanlara bakarak şükretmesi. İşte tüm bunlar bize, engelli insanların bizden tek farkının uzuvları olmadığı, gerçek farkın bizim basmakalıp düşüncelerimizden sıyrılmamamız olduğu gerçeğini öğretiyor bize.

Fakat şunu da söylemeden geçersem tarafsızlığım zedelenir. 23 çocuklu bir ailenin merkezinde olmak, aynı zamanda sol ayağıyla normal insanların yapmakta zorlandığı resimleri yapıp, fikirlerini kâğıda dökebilmesi sonucu tanınması süreci, kahramanımız aleyhinde fazlasıyla hoş görülebilir bir pozitif ayrımcılığa işarettir. Fakat her durumda Sezar’ın hakkı Sezar da kalmalı. Bu açıdan bu açıklamayı yapmak istedim. 

13 Şubat 2013 Çarşamba

Bir Mendillik Hayaller


Bu gün bir çocuk gördüm, mendil satan. Konuşma fırsatı bulduk yanımdakilerle. Kirli görüntüsüne nazaran zekası ve sorduğu sorular hayran kalınacak cinsten.

Sabi gidince geleceğin hırsızı edasıyla baktı yanımdakiler, oysa biz doğarken seçmedik ki ailemizi, sosyal statümüzü. Zengin bir aileye mensup olsaydı o çocuk, geleceğin büyük adamı oluverirdi hemen nazarımızda.  O zaman maşallah denirdi ama şimdi hırsız oluverdi küçücük omuzlarına bakılmadan. Ee bizim insanlığımız nerde kaldı.

Filistinli çocuğun İsrailli bir çocuktan farkımı olur? Günahsızlara bari yüklemeyelim günahımızı. Biz seçmedik ırkımızı, dilimizi, rengimizi ne de ailemizi.

Günaha gark eden toplumdur. Bize daha doğmadan don biçilir. Kalıplara göre yaşanması gereklidir. Sen hırsızsan, uğursuz san oysan buysan bu senin suçundur ne haşa çamur atma etrafına, çevrendekiler peygamber kadar saf temiz!

11 Şubat 2013 Pazartesi

O, Bu


Bıçak sırtı mutlulukla hüzün, dostla düşman, ölümle yaşam, senle ben. Bir arpa boyu arkamda gülen hakikatsizler var, önümde mutluluğun ayazı. Ulan diyorsun ki olmaz yapmam ben, kaderin terini silmedin mi daha demin? 

10 Şubat 2013 Pazar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü


Uzun zamandır kitapçılarda bakıp bakıp çıktığım almadığım sadece merak ettiğim bir kitap vardı. O kadar elimde sağına soluna baktığım sanki içini çözebilecekmiş gibi arkasını okuyup yargılara vardığım bir kitap. Geçen hafta almak nasip oldu, o almak ki ne almak işi gücü hemen bitirip sevgiliye koştum sanki bitiresiye kadar. Dilimde kolayca ezilen büzülen hayatımda kulağıma hiç çalınmamış kelimelerde işittim, velhasıl bu kelimeler beni yormak yerine yediğim çerezlerin arasında karışmış bir iki fındığı tesadüf eseri bulmak gibiydi. Kolayca okunuyor fakat her paragrafta ayrı bir felsefe ansızın sizi buluyor, söyleyemediğiniz ya da hayatınızda hiç fark etmediğiniz şeyleri fark ettiriveriyor insana.

Sadece bir roman okumuş olmuyorsunuz kesinlikle! denemeler, hikayeler, felsefeler sarıveriyor dört bucağınızı.

Bir önce okuduğum dünyaca ünlü bir yazarın kitabını sol elime, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü sağ elime aldığımda öyle ağır basıyor ki Ahmet Hamdi üstadın eseri. Bittabi bu ağırlık varlık alemindeki ki ağırlıktan çok fikriyat ağırlıdır.

İnsanlarınki gibi kitaplarında ömrü var, okuyup bittirdiğim evvelsi gece son nefesini ellerimde verdi gariban. Şimdi bu elvedaya mı üzülmeli? Yoksa dilimde bıraktığı bu tadı başka kitaplarda mı aramalı? 

14 Ocak 2013 Pazartesi

Bilen Köle


Bilmek her zaman huzur vermez. Bilirsen mesul olursun. Bilginin sorumluluğunu sırtına yükler kendine sınırlar çizersin, fakat bilmezsen sınırları göremezsin etrafındaki. Nobellik bir araştırma vardır, eğitimli ve eğitimsiz insanlar bir teste sokulur. Notları açıklanır ve sorulur bu sınava tekrar alınırsanız notlarınız ne olur. Eğitimsiz insanlar ilk teste çok daha düşük notlar almalarına rağmen ikinci girecekleri sınavdan eğitimli insanlara göre umutları çok daha fazladır. İşte cahil cesareti denen kavram budur. Yani en başta da belirttiğim gibi bilirsen sınırlara sahip olursun.

Bu durumun artıları eksileri olacaktır tabi ki. Bilip de sınırladığın hayatın ve hayallerin, riskli işlere karşı seni sınırlayacaktır.

Şuan ki sistemde en iyi okulları bitirip ilkokul mezunu insanların kurduğu işletmelere girmeye çalışanda biz bilenler değilmiyiz?
   
Kısacası, hayatçası hayallerinizi sınırlamayın, umut sadece fakirin değil bileninde ekmeği olsun. 

10 Ocak 2013 Perşembe

İnside Job ( İç İşler )


İnside Job belgeselinde anlatılan ve göz göre göre gelen 2008 finansal krizinin kendimce derlediğim 5 aktörünü sizlere sunuyorum.

1.) Finans Kurunmları: Büyük sigorta ve mortgage şirketleri, bankalar 2000’li yıllarda elde ettikleri karlardan çok daha fazlalarını elde etmek için faizleri düşürdüler.

Ödeyip ödemeyeceği araştırılmadan düşük faizlerle herkese tüketici kredisi ve ev kredisi verilmeye başlandı. Dünyanın önde gelen mortgage kurumları (Lehman Brothers, Fannie Mae, Frederic Mac v.b.) tezgâhladıkları planın içine kolayca ev sahibi olacağına inanan insanları sürükleyerek bu insanları sistemin parçası haline getirdiler. Ve sonuç olarak ev fiyatları günden güne artarak patlamaya hazır bir balon haline geldi.

Bu sisteme göre bir mülk farklı kurum ve kişilerce defalarca ipoteklenebiliyordu. Bu yüksek riskli krediler birleştirilip sigorta şirketleri tarafından sigortalanarak borsaya tahvil olarak sunuldu. Hatta sigorta şirketleri daha çok kar elde edebilmek için türevin türevi olan ürünleri bile sigortaladılar.

Sonuç olarak 2008’de konut fiyatlarında yaşanan düşüşün ardından yüksek riskli ve faizli kredi piyasası çöktü. Ellerinde yüksek miktarda riskli konut kredisi tutan yatırım bankaları iflas ettiler. Geriside bildiğimiz domino etkisi. Bankalar, mortgage ve sigorta şirketleri teker teker iflas edip orta ve düşük gelirli ailelerinde iflas ederek konutlarına el konulmasına neden oldular.

2.) Aç Gözlü Üst Düzey Yöneticiler: Belgeselde hatırladığım önemli ayrıntılardan biri de insanlara yapılan bir deney sonucu para kazanan kişilerle kokain kullanan kişilerin beyinlerindeki aynı noktanın uyarıldığıdır. Neymiş o zaman para en büyük uyuşturucuymuş.

Belgeselde krizde batan kurumların CEO ve danışmanlarının kriz öncesinde 200 dolara pizza yedikleri, 75 dolara kahve içtikleri söylendi. Ve yine bu aç gözlü yöneticilerin kokain partilerine ve fahişelere harcadıkları parayı şirket harcaması olarak gösterdikleri bir muhabbet tellalı tarafından ne de güzel açıklandı.

Bu insanların burunlarının ne kadar havada olduğunu açıklayabilecek diğer bir örnekte insanlardan nefret eden Lehman Brothers’ın CEO’sunun işe genellikle helikopterle geldiği, şöförü ile geldiği vakitlerde ise odasına çıkarak istemediği hiç kimseyle görüşmediği belgeselde anlatılıyor.

Yüzlerce milyon doları cebe indiren üst düzey yöneticiler krizden servetlerine hiç bir şey olmadan çıktılar. Ve hatta kötü yönettikleri şirketlerden kovulmaları veya istifa etmeleri karşılığında yine yüzlerce milyon doları cebe indirdiler.

3.) Kredi Derecelendirme Kuruluşları: Kredi derecelendirme kuruluşları finans kuruluşlarından aldıkları rüşvetlerle bu kurumlara AAA notu vererek bu kurumlara güven duyulmasını sağladılar. 2000-2007 arasında, bu kurumlardan biri olan Moody’s karını dört katına çıkardığı bildirildi.

Hatta ve hatta batan bazı finans şirketlerinin kredi notları iflas ettikleri güne kadar yatırım yapılabilir sevideydi. Sonuç olarak bu ahlaksızlara güvenen onca insan yaratılan bu balonu daha da şişirdi. Ta ki balon patlayana kadar.

Krizden sonra mahkeme önüne çıkan derecelendirme kuruluşları’nın avukatları şunu söylediler. “verdiğimiz notlar bizim görüşlerimizdir. Bu görüşlere kesin olarak güvenmemelisiniz.” Söyledikleri yalanın farkında oldukları içinde bu kurumların yöneticileri film için röportaj vermek istememişlerdir.

4.) Akademisyenler: Finans sektörü lobicilik faaliyetlerine inanılmaz paralar akıttı. Üniversitelerden aldıkları maaşla yetinmeyen ve para için tüm ilkelerini satacak akademisyenleri lobicilik faaliyetlerinde ve danışman olarak kullandılar. Bu sayede devlet politikalarını kendi istekleri doğrultu da biçimlendirdiler.

Filmin başında izlediğimiz İzlanda ekonomisi hakkında kriz öncesi’nde aralarında Frederic Mishkin’inde bulunduğu bir grup akademisyen izlanda ekonomisinin mükemmelliği ve sağlamlığı hakkında bir rapor yayınlıyorlar. Bu raporun ardından izlanda bankaları IMF eliyle borçlandırılıyor. Yatırıma harcanmayan bu paralar dünyanın en refah ülkelerinden birini krize sürüklüyor. Sonuç olarak filmde Frederic Mishkin ile yapılan röportajda hazırlanan rapor için İzlanda Ticaret Odasının raporu hazırlayanlara 124 bin’er dolar ödeme yaptığı görülüyor.

Columbia ve Harvard Üniversiteleri’nin hocaları başta olmak üzere bir çok profesör kriz konusunda insanları ve hükümetleri bilinçlendirmek yerine finans sektörünü öven raporlar hazırlayarak zengin birer iş adamına dönüştüler.

5.) Hükümetler: Bana göre bu krizin en büyük nedeni siyasi ve ekonomik otoriteyi sağlayamayan hükümetlerdir.

Amerika’da geçmişte uygulanan 2 tane büyük finansal şirketin birleşememesini sağlayan yasa, bir kaç zengin adam tarafından lobicilik faaliyeti ile ve parasal olarak destekledikleri hükümetler tarafından iptal edildi. Bunun sonucunu filmde finans spekülatörü George Soros çok güzel bir şekilde özetliyor. “petrol tankerlerinde petrolün olduğu bölüm tek bir bölme değil birden çok bölmeden oluşur, bunun nedeni denizde giderken petrolün savrulup geminin dengesini bozmasının önlenmesidir.”

Amerikan kongresinde bir kongre üyesi başına beş lobici düşüyor ve lobicilik faaliyetlerine yıllık beş milyar dolar harcanıyor. Bu para ekonomik denetim yasalarının çıkmasına engel olmak için yardım adı altında siyasetçilere dağıtılıyor.

Obama hükümeti krizin ardından finansal kurumların denetleme sistemini halen ciddiye almadığı gibi, krizin mimarlarını kendi kabinesine aldığını görüyoruz. ( Ben Bernarke merkez bankası başkanlığı’na atandı. Lary Summers Obama’nın danışmanlığı görevine getirldi.) kriz sırasında finans yöneticilerine ödenen tazminatları geri almak için hiç bir adım atılmadı. Hiç bir şirket mevduat sahteciliğinden yargılanmadı....

Görüldüğü üzere krizin tespit ettiğim beş aktörü’de birbirlerine bağımlıdır. Krizin nedeni olan kişi ve kurumlarda hala iktidardalar. Anlaşılan değişen hiç birşey yok. Hükümetler kurtarma paketleri ile kodamanları halen korumaya devam ediyor. Olan her zaman ki gibi orta ve düşük gelirli insanlara oluyor, ülkemizde siyasetçilerin çokça kullandığı tüyü bitmemiş yetimin hakkı yenilebildiği kadar yenildi artık. Bizde globalleşen dünya da bize ne canım Amerika batsın! Diyemiyoruz. Amerika’da ki kriz kelebek etkisi sonucu Çin’de aylık 70 dolara çalışan insanları işsiz bırakabiliyor.   

22 Aralık 2012 Cumartesi

Seyir Et


Ne ilkeleri kalır adamın ne sözleri hepsi gözlerinin önünde alabora olur zamanla, yıllar ki geçmez de kalır gamlı akşamlarda, anılar desen uçuşur gözlerde en saklı köşelerde. Dün ki en saftın, temizdin bu güne yıkanmış azgın nefsin kaldı. Dilde o kadar söz varken dinlemez aklın, yaşanmış onca vakit onca resim var, nasıl da çıksın ağızcığından temiz heceler. Ben ki ey huda senden geleni kirleten, gönül sapkını. Ne yapsam da çıksam bu balçık buhranından. Güzel der belki diller, şahitsiz yalana bulanmış onca sözü, bir gün olur da çıkarmıyız ki düzlüğe.

Onca söylediğim söze sever de yüz sürersin ben bilmem artık belki. Ama söyledim dündü en saf güzelliğim. Bendim işte hırs mıhını alnımda taşıyan, hep bundandı ziyanım. Ruhsuzdum kuşluk vakti, bilmediğim sokaklar gelmedi mi üstüme, kaybolduğumda çoban yıldızları yağmadı mı üstüme. Masum olmak iste sekte artık, sevdiğim, bildiğim güzel yerler yok zihnimde. Olmazdı tabi dar kapılardan sığmazdı hayallerim. Kaç kere dönecek oldum da dönmedim. Korkaktım senden hallice, canım da kıymetlidir acıya pek dayanmaz dededen kalma mirasdır bu bana. Unutma sadece unutma. Belki kış kıyamet yakındır, karın masumluğu saklar bizi.

2 Aralık 2012 Pazar

Masum muyuz Yeterince?


İki kelimelik demek istediğimiz o kadar çok şey olmuştur ki şu hayatımızda. Hani şu lafı gediğinde görmek istediğimiz anları diyorum. Masumiyetin müzelik olduğu zamanlardayız, sinirlenip duruyoruz öteberiye. Bireysellik o kadar sinemizde ki, daha küçük evlerde, daha kısa zamanlarda yaşıyoruz. Etrafımıza bile verip veriştirmiyoruz artık, alıp alıştırıyoruz kendimizi zamane örflerine.   

Tüketmek tek ilacımız oldu olalı eski saflığımız dan eser yok. Bireysel mutluluklar adına yaşıyoruz. Nasıl daha fazla zevk alırız? nasıl işi kılıfına uydurup daha fazla para basarız? Nasıl? Nasıl? Nasıl? Ama bir türlü bilemiyoruz daha fazlanın, daha fazla mutluluk olmadığını.

Nerede o eskinin huzuru, geniş zamanlar, güzel insanlar, candan dostlar? Sen şimdi bana karamsar da dersin! değil azizim, karamsarlık değil.

En başta dediğim iki kelimelik çırpınışları bırakıp ta azıcık sevelim insanları. Sabah erken kalkıp ziyaret edelim sevdiğimizi, arayı soğutmadan, omuzlar üstündeki iki metrelik tahta oturmadan.

Bilemiyorum


Bilemiyorum! Ne akşam yediğim yemeği, ne az önce düşündüğüm şeyi, ne de sonumuzu. İnan bilmiyorum kalacağımı, gideceğimi. Zamanın rüzgarına saldım ben bizi. Hayırlısı deyip beklemek canını acıtır biliyorum, ama ben nokta koyamıyorum.