anarşist çizginin yanından geçmem, engel olmadığım bir dolu kuralım var hayatta fakat bir olgunun benim alışkanlıklarımın dışında olması yada görüşlerime karşıt olması, söz konusu olgunun boynuna mantık ilmeğini geçirmeyi gerektirmemeli. Öyle yapıyorum ama aklı putlaştırmadan bir fikre tabi olmak ne güç Allahım!
Duygularım, fikirlerim, açmazlarımla bana aidiyet verebilecek her topluluk, karşılığında benden kendilerine yakın düşünce ve adet isteyecek yada yakın görünme arzusu ile baştan ben feda edeceğim fikirlerimi.
Ha bu arada gruplara ve bir topluma ait olmanın gerekliliğini savundum hep. Fakat bu aidiyet içinde yontamadığım fikit ve alışkanlıklarımın ayıp, günah, etik dışı v.b. setlere maruz kalacağının bilincinde oldum hep.
22 Ekim 2013 Salı
8 Temmuz 2013 Pazartesi
Şimdi Benim Otağı'm Kuru Hayat Meşgalesi.
Zamanı geldi nelere inandık biz, neler geldi geçti ömürden.
Düz ovalarda yürür gibi koşmadık mı dağlarda?
Ya çiğnediğimiz onca kural, işlediğimiz onca günah.
Dün gibi görmez misin, yakmaz mı çemberinin oyasını içindeki
sızı?
İnanmadı denilmiş ardımdan, oysaki bütün düşleri hep ben
gördüm.
Yaş ağaca dayarsan sırtını eğersin, güvenemedim
Cesur olası gelmezdi. İtimat edemedim.
Devşirilen onca söze bi kelam etmeyi ben istemedim.
Merak illetmiş, kaç kere geri çevirdi sevgisiz gideni.
Sevgisiz bırakmalı haksızken, doğru kelam etmek isteyeni.
Kıyas edersen türlü hayatlarla kendini.
Verilecek nasihat olursun.
24 Haziran 2013 Pazartesi
Şuur
Uzun zaman oldu yazmayalı, hayat gailesi işte hırsların
çemberinde koşturmanın ötesinde adım attırmıyor adama. Nefes alamıyorum, kitapta
okuyamıyorum mesela. Hep geleceği düşünürken geçmişte bedbaht olanlardanım.
Oysa böyle bir hayat değil rüyalarımda gördüklerim.
Her insan düşünür sıra dışılığını, mutlu olması gerektiğini.
Oysa ne için bile yaşadığını bilmeyen o kadar çok insan var ki hayatta. Şükür edilesi
hayatlarımız var, bazen gözümüz kayınca görüp burun kıvırdığımız sadece fizyolojik
ihtiyaçlarını ve bir ihtimal barınma ihtiyacını giderebilen insanlar var bu alemde.
O insanların yüzünde o kadar kırışıklık
görürsün ki hangi çizgi hangi günahın bilemezsin.
Peki, ne yapmalıyız o halde şükür deyip mutluluk mu giyinsek
sahtecikten? O da değil. Amaçlara bağlanmaktan geçiyor, mutluluğun olmasa da
huzurun anahtarı. En azından iç ritmini buluyor insan bu sayede, hele de
koşuşturmaca doğru amaç uğrunaysa mantığınla ruhunu kol kola görmen içten
değil.
Böyle düşünen biri olarak hatta çevremdekilerin de benim
kurallarımla yaşamalarını isteyerek, asker zihniyetli yanımı hep kendi içimde övende
ben, özgürlükçü yanımı ulaşılmaz tatlı bir gelecek hayali gibi hep en uzağa
koyanda ben. Daha kendi içimde dirliği, düzeni sağlayamayan ben, kalkmışım da
hayat dersi verir olmuşum.
Neyse anlamışsınızdır sürer mutluluklar yaşayamayacağımı. Kendi
içimdeki hesaplaşmalarda bile huysuz bir ihtiyar olarak ölmeye razı geldiğimi,
tek üzüntüm benim hayaletimle ömür geçirenlere olacak.
30 Mayıs 2013 Perşembe
Törensel Görgülcülük
Prof. Dr. Şükrü Özen tarafından kaleme alınan ‘TÜRKİYE’DEKİ
ÖRGÜTLER/YÖNETİM ARAŞTIRMALARINDA TÖRENSEL GÖRGÜLCÜLÜK SORUNU’ adlı makalede
törensel görgülcülük sorunu için anahtar olabilecek çözümler sunulmaktadır.
Sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için doktora tezi hazırlayan bir öğrenci
örneği ile sorun kapsamlı şekilde irdelenmiştir.
Günümüzde incelenen olguların kültürel bağlamına vurgu yapan
çalışmaların artması sevindirici olsa da halen istenen seviyeye erişemediğimiz
açıkça görülmektedir. Bunun yanında özellikle Anglo-Amerikan yazınından alınıp
benimsenen kuram ve modellerle ülkemizdeki yönetsel/örgütsel olguların incelendiği
ve sonuçta kuramsal katkı sağlayamadıkları açıkça görülmektedir.
Yönetsel/örgütsel olgular her ne kadar toplumlar arası benzerlik taşı salarda,
toplumsal bağımlılıklarının olabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Bir ülkede
toplumsal/ekonomik bağlamda üretilen yönetim bilgisinin, farklı toplumlarda,
toplumsal bağlamdaki olguları açıklarken gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya
koyamayacağı, hatalara yol açacağı kesindir.
Ülkemizde yapılan görgül araştırmalara dayalı bildirilerde,
veri toplama aracı olarak kullanılan anketlerin büyük çoğunluğu Anglo/Amerikan
yazınından devşirmedir. Veri toplama aracı olarak kullanılan bu devşirme
anketlerin gerisinde bir kuram olduğu ve bu kuramında bir toplumsal bağımlılığı
olduğu gözden kaçırılarak ve o anketler üzerinden ülkemizdeki olguları
betimlemeye çalışarak hata yapılmaktadır.
Ulusal yazınımızda olumlu olduğu şüpheli bir diğer durum,
görgül araştırmaların veri analizi aşaması ile ilgilidir. Çok değişkenli analiz
yöntemleri günümüzde daha sık kullanılmaktadır fakat bu durum Türkiye’deki
olguları daha kapsamlı modellerle açıklamak yerine, analizlerin kuramsal veya
pratik anlamı olduğu düşünülmeksizin uygulandığı için, bol miktarda bilgi
üretilmekte fakat kuramsal alana katkı sağlayabilecek bilgi üretilememektedir.
Yani bilgi üretmekten çok veri üretilmektedir.
Doktora adayı örneğine gelelim. Doktora adayımız derslerini
başarı ile tamamlayıp, yeterlilik sınavını geçmesinin ardından sıra tez yazma
aşamasına gelmiştir. Mantıklı olarak bakıldığında doktorada tez yazma aşamasına
gelen bir kişinin tez konusunu belirlemiş olduğunu ve ardından tez konusu ile
ilgili çalışabileceği tez danışmanını seçeceği düşünülmektedir. Fakat işler ülkemizde
bu şekilde yürümüyor, doktora öğrencimiz öncelikle kendisine sorun
çıkartmayacak! Uygun hocayı bulmanın öneminin farkında. Kaldı ki zaten herhangi
bir konuda belirlemiş değil.
Öncelikle tez danışmanı seçiliyor, sıra konuya gelince
çevreden öğütler yağmaya başlıyor;
- İleride işinde kullanabileceği, güncel bir konu olmalı.
- Görgül olmalı.
- Fazla dağıtmadan çerçeveleri belli ve uygulamaya dönük olmalı…
Doktora adayımız kafasında birkaç konu belirliyor ve
belirlediği bu konularla ilgili daha önce yazılmış tezleri incelediğinde,
kuramsal olarak tüm ayrıntıların daha önce işlendiğini ve yeni bir kuram
geliştirmenin veya kuramsal tartışmalara girmenin gereksiz olacağını öngörüyor.
Zaten yazacağı tezin görgül olmasını istemekte, peki yapacağı bu görgül
araştırmada nasıl veri toplayacak? Yoruma dayalı analiz gerektiren görüşme,
gözlem gibi niteliksel veri toplama yöntemlerini seçmesi durumunda, niteliksel
verilerin sübjektif olmasından dolayı jüri önünde zor duruma düşmek
istememektedir. Bu durumda kapalı sonlu, Likert tipi ölçeklerle ölçülebilen bir
anket bulmak gerekiyor.
Doktora adayımız ileride ekmek kazandıracak birkaç konu
belirlemiş durumdadır; vizyoner liderlik, güçlendirme, örgütsel yaratıcılık,
insan kaynakları yönetimi, toplam kalite yönetimi, örgüt kültürü, değişim
mühendisliği veya yalın yönetim konularından biri. Bu konular içinden hangisini
seçeceğini ise bulacağı anket belirleyecek. Neyi araştıracağını, ölçeceğini
bilemeyen doktora adayımız zahmetli olacağını bildiği bir anket de
geliştiremeyeceğine göre yazacağı tezin tüm kaderini bulacağı ankete
bağlamıştır. Anketin bulunduğunu varsaydığımızda sorunlar yine devam etmekte
eğer anket Türkçe değilse düzgün bir şekilde Türkçeye çevrilmesi, bunun yanında
da güvenilir ve geçerli olması için ‘Cronbach Alpha’ oranının en az 0.70 olması
gerekiyor. Anketin temsil gücü ile ilgilide sorunlar da ortaya çıkıyor. Tüm bu
sorunlara karşı gayri ahlaki yöntemlerle çözümler buluyor başrolümüz.
Bu zamana kadar kolaya kaçarak ve ahlak sınırları zorlanarak,
tezin kuramsal kısmının yazılması aşamasına geliniyor. Doktora adayımız bu
kısımda fazla bilgi göz çıkarmaz mantığıyla konu ile ilgili kavram ve modelleri
ayrıntılı şekilde işleyip tezini sözde genişletiyor. Uygulama bölümüne
geçildiğinde hipotez oluşturması gerektiğini bilen araştırmacımızı yeni
sorunlar beklemekte. Hipotezlerin tümünün desteklenmesi gayri ahlaki, tümünün
yanlışlanması da kendisinin başarısızlığı olacağı için, hipotezleri büyük
ölçüde doğrulayacak biçimde kuracaktır. Tüm hipotezlerin desteklenmesi gayri
ahlaki ise, hipotezlerin büyük ölçüde doğrulanması için çaba harcamasının da
gayri ahlaki olduğu gözlerden kaçmamalıdır.
Sonuç olarak doktora adayımız başlangıçta incelediği doktora
tezlerinin benzerini hazırlamış ve bilgi üretmekten uzak veri çöplüğü haline
gelen bu araştırma yapma anlayışıyla törensel görgülcülük eğilimini devam
ettirmiştir.
Yapılan araştırmalarda kuram geliştirme veya var olan
kuramlara katkıda bulunma kaygısı taşımadan, yönetimci-evrenselci anlayışla
benimsenen görgülcülük, doktora örneğindeki gibi, ABD kaynaklı modellerin
ülkemizde ne ölçüde uygulandığını tespit etmekten öteye gidemez. Yine bir
kuramsal çerçeveye dayanılmaksızın görgül çalışma yapmaya kalkarsanız
bulacağınız sonuçlar ‘bilimsel bilgi’ değil ‘bulgu’ olacaktır. Sonuç olarak
törensel görgülcülüğün temel sorunu kuramsal katkı vermekten öte uygulamaya
dönük çeşitli modelleri önermede bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasıdır.
Devşirme anketler yardımıyla ABD’de üretilmiş bir kuramın,
ülkemizde geçersiz olduğu kanıtlamak kuramsal bir katkı sağlamayacaktır. Fakat
bu geçersizliğin hangi etmenlerden doğduğu açıklanarak, mevcut kuramın
kavramları arasındaki ilişkiler belirtiliyorsa eğer bu keşif kuramsal anlamda
bir değer kazanacaktır. Oysaki genelde anketin gerisindeki kurama
değinilmemekte bununla birlikte hipotezler görgül araştırmaya dayanılmaksızın
sıralanmakta ve sonuçta araştırmanın uygulama bölümü ile kuramsal bölümü
arasında bir bağdan söz etmek mümkün olmamaktadır.
Peki, törensel görgülcülük sorununun çözülmesi için
gerekenler nelerdir? Prof. Dr. Şükrü Özen sorunun çözümü için tez hazırlayan
kişilere bilimi, kendini, kuramları, toplumsal bağlamı ve yöntemi bilmeleri
gerektiğini önermiştir.
Örgütler/Yönetim alanı uygulamaya dönük bir kökenden doğması
nedeniyle. Ülkemizde halen sosyal bir bilim olarak algılanmaktadır. Bunun
sonucu olarak da Ö/Y doktora programlarının bir çoğu, ciddi bir biçimde
tasarlanmış bilim felsefesi derslerinden yoksun olması bilimsel formasyon
eksikliğine neden olmaktadır.
Ö/Y akademisyenleri
geleneksel anlayışın dayattığı işletmelere doğal danışman rolünü benimsemek
zorunda değillerdir. Çünkü toplumsal refahı belirli bir grubun refahına indiren
liberal ideolojinin bu tezi oldukça tartışmalıdır. Yönetsel/örgütsel olguları
sadece işadamı/yönetici gözü ile değil, farklı toplumsal grupların gözünden
değerlendirmek fırsatını yakalayabiliriz. Bu şekilde farklı bakış açılarından
yapılan çalışmalar, yazınımıza zenginlik katacaktır.
Toplumlar arası yönetsel/örgütsel olgular arasında
farklılıklar olabileceği gibi benzerliklerde bulunacaktır. Bunların sonucunda
kuramların toplumlar arası geçerliliğinin olup olmaması araştırmadan,
sınanmadan anlaşılamaz. Sonuçta da ABD kaynaklı kuramları tamamen kabul eden
anlayış nasıl törensel görgülcülük sorunu ile karşı karşıya kalıyorsa, bir
kuramı sırf yabancı kaynaklı diye reddeden anlayışta 19. Yüzyıldan bu yana
geliştirilen bilgi birikimini dışlamış ve sırtını dönmüş olacaktır. Dolayısıyla
kaynağı ne olursa olsun üretilmiş Ö/Y kuramlarını bilmek gerekmektedir. Bu
şekilde farklı kuramları bilmek araştırmacının ufkunu genişletecektir.
Ülkemizde yönetsel ve örgütsel olguları açıklayabilmek için
sadece kuram bilgisi yeterli olmamaktadır. Anlamlı bilgi ve anlamlı sorular
üretebilmek için toplumsal bağlama ilişkin bilgiye de sahip olmak
gerekmektedir. Ülkemizde ki örgütleri tarihsel süreçte biçimlendiren ekonomik,
siyasal, yasal ve kültürel yapıyı yeterince bilmek elzemdir. Örnek olarak
Türkiye’de örgütlerdeki yaş oranlarının artması konusunda doktora tezi yazmak
isteyen biri, bu konuyu Avrupa ve ABD’de popüler olduğu için seçmiş olması
muhtemeldir. Oysaki ülkemizdeki yapıya bakılacak olursa asıl sorun genç ve
işsiz nüfustur.
Ülkemizde Ö/Y eğitiminde, niceliksel yöntemler genellikle tek
yöntemmiş gibi sunulur ve bu araştırmacıyı anket kullanımına iter sonuçta da bu
kapı törensel görgülcülüğe çıkar. Oysaki niceliksel araştırma yöntemlerinin
yanında niteliksel yöntemlerden yararlanmak hatta bu iki yöntemi
bütünleştirerek kullanmak daha sağlıklı bilgi ve kuram üretimine katkı
sağlayacaktır. Fakat araştırmacılar niteliksel yöntemleri, araştırma sürecinin
daha zahmetli, zaman alıcı ve ustalık gerektirmesi nedeniyle
kullanmamaktadırlar. Kullandıklarında ise niteliksel yöntemlerin nesnel ve
genellenebilir olmaması sebebi ile tez jürisi önünde zor duruma düşeceklerinin
bilincindedirler.
Sonuç olarak bilim üretmek yerine, prosedür ve engelleri
aşarak unvan almak için uğraşan ve bu unvan için tüm süreçlerde gayri ahlaki
sınırları zorlayarak en kolay yönden nasıl tez yazılabileceğini sorgulamak
araştırmacıları törensel görgülcülüğün kucağına itmektedir. Bu durum
ülkemizdeki bilimsel çıktıların niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir.
2 Mayıs 2013 Perşembe
Dogma Fikirlerin Sahibidir Yobaz
Bazıları var hayatlarımızda nevi şahsına münhasır, fikirleri
ve düşünceleri marjinallik çukurunda. Farklı düşünüşlere olan sınırlarınızı
zorlarlar hani. Sırf sıra dışılık uğruna dinde, siyasette ve daha birçok konuda
fikirlerinizi dogma olarak nitelendirirler, asıl dogma olanın kendi sabit
fikirleri olduğunu düşünmeden.
Oku! İlk emri yerine getirmekte yeterli değil artık o kadar
çok bilgi yığını var ki önümüzde. İnsanın bu yığında kaybolmadan kendine
sentezler üretmesi zor bu devirde. Bu yönden yukarıdaki zıt taşıma hak verdiğim
sanılmasın benim eleştirim marjinallik adı altında yürütülen kendi değerlerini,
kültürünü, dinini fikri bir alt yapı olmadan küçümsemedir.
Fikir yığını içinde kanaat önderleriniz, genel başkanlarınız
ve daha ağzından bir sözün çıkmasını beklediğiniz kişiler doğruluk timsalleri
değiller, sonuçta insan beşer kuldur şaşar.
8 Nisan 2013 Pazartesi
Muhtevam
Ne içindi onca yıl.
muhtevasını bilmediğin onca söz niçin.
anamın artık diyemediği adın niçin.
lügatında olmayan kelimeler etme.
eyleme, zorda kalmadıkça anma adımı.
hakikatler uğruna yazılamazdı onca şiir.
ve benim başım kadar dönemezdi onca sözün.
sen hakikatleri seyreyle.
belki mutluluktan dönerde başın unutursun.
7 Nisan 2013 Pazar
Müphem
Müphem bir aşkın acısı
Sefaletim gibi yapışmış üstüme
Oysa ben ne bir yerin aidiyetini taşıyabiliyorum omuzlarımda
nede bir zamanın insanı olabiliyorum. Yazmasa kağıtta, yaşım kaç bilmiyorum. Ve
o kadar özgürüm ki! İpim her zaman kendi elimde, kan revan içinde koştururken
buluyorum kendimi.
Şaşalı düşlerim, dünyalık heveslerim var. Farklı fikirlerin,
farklı coğrafyaların insanı olacakken tam, ortası doğrusu olmayan yollarda
kaybolmuş zamanlarım var.
19 Mart 2013 Salı
Müktesebat
Kemal’in Füsunda, Mümtaz’ın Nuran da, Raif efendi’nin Maria
Puder de Gördükleri kadar gerçek ve kesif miydi ki benim sende
gördüklerim?
Yoksa fotoğraf çekilirken masuscuktan da olsa gülme
alışkanlığımızın bir türevimi yaşadıklarımız. Yani zorunda gibi davranma
alışkanlığımız.
Bizler birçok alışkanlığımızı doğuştan kucağımıza atılmış
buluruz, geri kalanları ise kendi çapımız esasında geçmişimizden deneyimleriz.
Peki, ben bu en temel ihtiyacımı doğuştan mı bulmuştum yoksa
kendim mi deneyimlemiştim. Çok düşünmeye gerek yok yüzde olarak çok büyük bir
kısmını binlerce yıllık bir medeniyetin bilgeliği vermişti bana.
Peki, durum bundan ibaretken biz hala hangi hareketlerimizi
kendi öz irademize dayanarak yapıyoruz. O kadar az ki! Biz genelde anlık
ihtiyaçlarımızı anlık kararlarımızla öz irademize dayandırırız. Evlenmek, çocuk
sahibi olmak, sabah, öğlen, akşam olmak üzere 3 öğün yemek yemek ya da
sonsuzluğa uğurladığımız sevdiklerimizin ardından ağıt yakmak ve daha binlerce
alışkanlığımızın kökeninde geçmiş milyonlarca insanın hatırası ve parmağı var. O
vakit demeyin ki bana tam anlamıyla özgürüz. Biz işlediğimiz günahlarımızda
bile geçmişin ürünüyüz, geçmişi tekrarlıyoruz.
Bak aşkla başladığım cümlemi özgürlükle bitirdim ne ironik değil mi?
14 Mart 2013 Perşembe
Kader
En hüzünlü kadın isimlerinden, ah ulan dedirten filmlerin,
şarkıların ana fikri, yapılma nedeni. Siz ne derseniz deyin artık, günlük
hayatta ve sanatta en çok kullandığımız bir iki metafor arasında gösterilir
kader. TDK’ya danışmak isterseniz eğer “Genellikle kaçınılmaz kötü talih”
olarak ete kemiğe bürünür kelimemiz. Bu kadar çok hayatımızı işgal edip hakkını
verememiş, anlamına erememiş hatta yanlış zihniyetimizi TDK’ya bile empoze
ettirmişiz.
Öncelikle her içkili ortamın açılmazsa açılmazıdır din
olgusu, yin-yang felsefesine yorarım ben durumu karşıt kutupların ilişkisine
göre şekillenir düzen, isterseniz de fiziğe yorun zıt kutupların birbirini
çekişini. Neyse asıl konuya geleyim geçmişte çokça anlatmaya çalıştım bu tip
ortamlarda Kader’i. Ama bir türlü vakıf olamadım emelime, insanlarımız bir
türlü kıramadılar yıllarca ördükleri duvarlarını.
Kader, yazgı hayat yokuşumuzun tüm virajlarının önceden
yaratıcımız tarafından bilinmesidir. İşte bu cümleyi kullandığınız anda karşıt
fikirlerin bombardımanına düştünüz demektir. Öncelikle sorular biz ne amaçla
yaşıyoruz o vakit? Ya da zaten her şeyimiz kaderimizde yazılıysa biz irademizi
kullanamıyor muyuz? Diye uzar gider cümleler.
Benim naçizane din felsefesinden anlayabildiğimi sıralayayım
size katılıp katılmamak sizin elinizde. Zaman kavramı biz yaratılanlar için
düzen tertip amacıyla oluşturulmuş bir kavramdır. Oysaki yaratıcımız zamandan
münezzehtir. Zaman bizim gibi sonlu varlıkların işlerini tertip etmelerini
kolaylaştırır.
Ki zaten zaman olgusu da tam anlamıyla çözülebilmiş,
açıklanabilmiş bir kuram değildir.
“İkizler Paradoksu”nu araştırırsanız eğer ikiz kardeşlerden birinin
dünyada kaldığını diğerinin çok hızlı bir uzay aracı ile gezegenler arası bir
uzay yolculuğuna çıktığını düşünün. Bu kardeşlerin belli bir zamandan sonra
dünyada buluşmaları halinde çok hızlı araçla uzay yolculuğu yapan kişi, dünyada
kalan kardeşine göre daha genç görünecektir. Bu paradoks Albert Einstein’ın “Görelilik
Kuramı” ile de desteklenmiştir. Görelilik kuramına göre ışık hızına yakın
hızlar söz konusu olduğunda saatlerin yavaşlayıp, kütlenin artacağı belirtilir.
Ana konumuza tekrar dönecek olursak bizi yaratma kudretinin
sahibi zamandan bağımsız olarak bizim geçmişimizi de geleceğimizi de bilir
fakat yaratıcımızın bunu bilmesi zamanın dışında ve zamandan münezzeh
olmasıyla, açıklanabilir. Bizler ise doğum, ölüm v.b. bazı durumların dışında
tüm kaderimizi kendi irademizle şekillendiririz. Yani bizi doğruya veya yanlışa
kaderimiz değil irademiz götürür.
Bizler okulda iyi notu kendimiz alırız, kötü notu hoca verir
mantığından bir türlü kurtulamayız. Kaderi de aynı şekilde telakki eder bu
şekilde değerlendiririz. Kendi irademizden kaynaklanan yanlışlarımızdan dolayı
kendimizi kader mahkumu ilan ederiz. Hatta kadere savurmadığımız küfür kalmaz,
Oysa tüm başarılarımızı bileğimizin hakkıyla kazanmışızdır!
Kısacası neymiş kader “Genellikle kaçınılmaz kötü talih”
değilmiş. Birkaç ayrıntı dışında bizim tarafımızdan spontane oynanan bir
tiyatroymuş.
4 Mart 2013 Pazartesi
En Büyük Düşmanım
Bize etrafı anlama, yorumlama kabiliyeti verilmiş. Oysa bu lanetin kaçıncı soydan mirasçısı oldum bilmiyorum. Bu altın tas içinde ikram edilen ab-ı hayat zehri tüm acılarımın yegâne nedeni, anlasana işte bilmek acı veriyor. Öğlen mart güneşinin yakıcılığı, hunharca sıcak nefesini verişi hayatta olduğum hissini defalarca tatbik ettiriyor. Oysaki unutmalıyım düşlerimle karışmalı sarhoşluğum, ben istemedim ki bu vazifeyi, karışabilseydim herkesin arasına olmazdı ki herkesten farkım. Geçmedi bu bin türlü kendi içimle savaşlarım, dilimdeki Özdemir Asaf şiiri sözüm ona o kadar cümlemden daha iyi anlatmış beni.
Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.
Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)