22 Kasım 2013 Cuma

Biz Paydasında Buluşmak Dileğiyle

Sen farklı soydan, sen farklı dilden, sen farklı inançtan, sen farklı mezhepten, sen farklı görüşten, sen farklı partiden, sen farklı şehirden… sen, sen, sen.

Ayırmak için o kadar neden var ki içimizde.

Sanat Olmayan Yerden Bilim Çıkmaz

Sanat olmayan yerde yaratıcı düşünce kendini idame ettiremez!

22 Ekim 2013 Salı

Toplum Ve Düzen İnsanı Yontmak İçindir.

anarşist çizginin yanından geçmem, engel olmadığım bir dolu kuralım var hayatta fakat bir olgunun benim alışkanlıklarımın dışında olması yada görüşlerime karşıt olması, söz konusu olgunun boynuna mantık ilmeğini geçirmeyi gerektirmemeli. Öyle yapıyorum ama aklı putlaştırmadan bir fikre tabi olmak ne güç Allahım!

Duygularım, fikirlerim, açmazlarımla bana aidiyet verebilecek her topluluk, karşılığında benden kendilerine yakın düşünce ve adet isteyecek yada yakın görünme arzusu ile baştan ben feda edeceğim fikirlerimi.

Ha bu arada gruplara ve bir topluma ait olmanın gerekliliğini savundum hep. Fakat bu aidiyet içinde yontamadığım fikit ve alışkanlıklarımın ayıp, günah, etik dışı v.b. setlere maruz kalacağının bilincinde oldum hep.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Şimdi Benim Otağı'm Kuru Hayat Meşgalesi.

Zamanı geldi nelere inandık biz, neler geldi geçti ömürden.
Düz ovalarda yürür gibi koşmadık mı dağlarda?  
Ya çiğnediğimiz onca kural, işlediğimiz onca günah.
Dün gibi görmez misin, yakmaz mı çemberinin oyasını içindeki sızı?

İnanmadı denilmiş ardımdan, oysaki bütün düşleri hep ben gördüm.
Yaş ağaca dayarsan sırtını eğersin, güvenemedim
Cesur olası gelmezdi. İtimat edemedim.
Devşirilen onca söze bi kelam etmeyi ben istemedim.

Merak illetmiş, kaç kere geri çevirdi sevgisiz gideni.
Sevgisiz bırakmalı haksızken, doğru kelam etmek isteyeni.
Kıyas edersen türlü hayatlarla kendini.
Verilecek nasihat olursun.

24 Haziran 2013 Pazartesi

Şuur

Uzun zaman oldu yazmayalı, hayat gailesi işte hırsların çemberinde koşturmanın ötesinde adım attırmıyor adama. Nefes alamıyorum, kitapta okuyamıyorum mesela. Hep geleceği düşünürken geçmişte bedbaht olanlardanım. Oysa böyle bir hayat değil rüyalarımda gördüklerim.

Her insan düşünür sıra dışılığını, mutlu olması gerektiğini. Oysa ne için bile yaşadığını bilmeyen o kadar çok insan var ki hayatta. Şükür edilesi hayatlarımız var, bazen gözümüz kayınca görüp burun kıvırdığımız sadece fizyolojik ihtiyaçlarını ve bir ihtimal barınma ihtiyacını giderebilen insanlar var bu alemde.  O insanların yüzünde o kadar kırışıklık görürsün ki hangi çizgi hangi günahın bilemezsin.

Peki, ne yapmalıyız o halde şükür deyip mutluluk mu giyinsek sahtecikten? O da değil. Amaçlara bağlanmaktan geçiyor, mutluluğun olmasa da huzurun anahtarı. En azından iç ritmini buluyor insan bu sayede, hele de koşuşturmaca doğru amaç uğrunaysa mantığınla ruhunu kol kola görmen içten değil.

Böyle düşünen biri olarak hatta çevremdekilerin de benim kurallarımla yaşamalarını isteyerek, asker zihniyetli yanımı hep kendi içimde övende ben, özgürlükçü yanımı ulaşılmaz tatlı bir gelecek hayali gibi hep en uzağa koyanda ben. Daha kendi içimde dirliği, düzeni sağlayamayan ben, kalkmışım da hayat dersi verir olmuşum.


Neyse anlamışsınızdır sürer mutluluklar yaşayamayacağımı. Kendi içimdeki hesaplaşmalarda bile huysuz bir ihtiyar olarak ölmeye razı geldiğimi, tek üzüntüm benim hayaletimle ömür geçirenlere olacak. 

30 Mayıs 2013 Perşembe

Törensel Görgülcülük

Prof. Dr. Şükrü Özen tarafından kaleme alınan ‘TÜRKİYE’DEKİ ÖRGÜTLER/YÖNETİM ARAŞTIRMALARINDA TÖRENSEL GÖRGÜLCÜLÜK SORUNU’ adlı makalede törensel görgülcülük sorunu için anahtar olabilecek çözümler sunulmaktadır. Sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için doktora tezi hazırlayan bir öğrenci örneği ile sorun kapsamlı şekilde irdelenmiştir.

Günümüzde incelenen olguların kültürel bağlamına vurgu yapan çalışmaların artması sevindirici olsa da halen istenen seviyeye erişemediğimiz açıkça görülmektedir. Bunun yanında özellikle Anglo-Amerikan yazınından alınıp benimsenen kuram ve modellerle ülkemizdeki yönetsel/örgütsel olguların incelendiği ve sonuçta kuramsal katkı sağlayamadıkları açıkça görülmektedir. Yönetsel/örgütsel olgular her ne kadar toplumlar arası benzerlik taşı salarda, toplumsal bağımlılıklarının olabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Bir ülkede toplumsal/ekonomik bağlamda üretilen yönetim bilgisinin, farklı toplumlarda, toplumsal bağlamdaki olguları açıklarken gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyamayacağı, hatalara yol açacağı kesindir.

Ülkemizde yapılan görgül araştırmalara dayalı bildirilerde, veri toplama aracı olarak kullanılan anketlerin büyük çoğunluğu Anglo/Amerikan yazınından devşirmedir. Veri toplama aracı olarak kullanılan bu devşirme anketlerin gerisinde bir kuram olduğu ve bu kuramında bir toplumsal bağımlılığı olduğu gözden kaçırılarak ve o anketler üzerinden ülkemizdeki olguları betimlemeye çalışarak hata yapılmaktadır.

Ulusal yazınımızda olumlu olduğu şüpheli bir diğer durum, görgül araştırmaların veri analizi aşaması ile ilgilidir. Çok değişkenli analiz yöntemleri günümüzde daha sık kullanılmaktadır fakat bu durum Türkiye’deki olguları daha kapsamlı modellerle açıklamak yerine, analizlerin kuramsal veya pratik anlamı olduğu düşünülmeksizin uygulandığı için, bol miktarda bilgi üretilmekte fakat kuramsal alana katkı sağlayabilecek bilgi üretilememektedir. Yani bilgi üretmekten çok veri üretilmektedir.

Doktora adayı örneğine gelelim. Doktora adayımız derslerini başarı ile tamamlayıp, yeterlilik sınavını geçmesinin ardından sıra tez yazma aşamasına gelmiştir. Mantıklı olarak bakıldığında doktorada tez yazma aşamasına gelen bir kişinin tez konusunu belirlemiş olduğunu ve ardından tez konusu ile ilgili çalışabileceği tez danışmanını seçeceği düşünülmektedir. Fakat işler ülkemizde bu şekilde yürümüyor, doktora öğrencimiz öncelikle kendisine sorun çıkartmayacak! Uygun hocayı bulmanın öneminin farkında. Kaldı ki zaten herhangi bir konuda belirlemiş değil.

Öncelikle tez danışmanı seçiliyor, sıra konuya gelince çevreden öğütler yağmaya başlıyor;

- İleride işinde kullanabileceği, güncel bir konu olmalı.
- Görgül olmalı.
- Fazla dağıtmadan çerçeveleri belli ve uygulamaya dönük olmalı…

Doktora adayımız kafasında birkaç konu belirliyor ve belirlediği bu konularla ilgili daha önce yazılmış tezleri incelediğinde, kuramsal olarak tüm ayrıntıların daha önce işlendiğini ve yeni bir kuram geliştirmenin veya kuramsal tartışmalara girmenin gereksiz olacağını öngörüyor. Zaten yazacağı tezin görgül olmasını istemekte, peki yapacağı bu görgül araştırmada nasıl veri toplayacak? Yoruma dayalı analiz gerektiren görüşme, gözlem gibi niteliksel veri toplama yöntemlerini seçmesi durumunda, niteliksel verilerin sübjektif olmasından dolayı jüri önünde zor duruma düşmek istememektedir. Bu durumda kapalı sonlu, Likert tipi ölçeklerle ölçülebilen bir anket bulmak gerekiyor.

Doktora adayımız ileride ekmek kazandıracak birkaç konu belirlemiş durumdadır; vizyoner liderlik, güçlendirme, örgütsel yaratıcılık, insan kaynakları yönetimi, toplam kalite yönetimi, örgüt kültürü, değişim mühendisliği veya yalın yönetim konularından biri. Bu konular içinden hangisini seçeceğini ise bulacağı anket belirleyecek. Neyi araştıracağını, ölçeceğini bilemeyen doktora adayımız zahmetli olacağını bildiği bir anket de geliştiremeyeceğine göre yazacağı tezin tüm kaderini bulacağı ankete bağlamıştır. Anketin bulunduğunu varsaydığımızda sorunlar yine devam etmekte eğer anket Türkçe değilse düzgün bir şekilde Türkçeye çevrilmesi, bunun yanında da güvenilir ve geçerli olması için ‘Cronbach Alpha’ oranının en az 0.70 olması gerekiyor. Anketin temsil gücü ile ilgilide sorunlar da ortaya çıkıyor. Tüm bu sorunlara karşı gayri ahlaki yöntemlerle çözümler buluyor başrolümüz.

Bu zamana kadar kolaya kaçarak ve ahlak sınırları zorlanarak, tezin kuramsal kısmının yazılması aşamasına geliniyor. Doktora adayımız bu kısımda fazla bilgi göz çıkarmaz mantığıyla konu ile ilgili kavram ve modelleri ayrıntılı şekilde işleyip tezini sözde genişletiyor. Uygulama bölümüne geçildiğinde hipotez oluşturması gerektiğini bilen araştırmacımızı yeni sorunlar beklemekte. Hipotezlerin tümünün desteklenmesi gayri ahlaki, tümünün yanlışlanması da kendisinin başarısızlığı olacağı için, hipotezleri büyük ölçüde doğrulayacak biçimde kuracaktır. Tüm hipotezlerin desteklenmesi gayri ahlaki ise, hipotezlerin büyük ölçüde doğrulanması için çaba harcamasının da gayri ahlaki olduğu gözlerden kaçmamalıdır.

Sonuç olarak doktora adayımız başlangıçta incelediği doktora tezlerinin benzerini hazırlamış ve bilgi üretmekten uzak veri çöplüğü haline gelen bu araştırma yapma anlayışıyla törensel görgülcülük eğilimini devam ettirmiştir.

Yapılan araştırmalarda kuram geliştirme veya var olan kuramlara katkıda bulunma kaygısı taşımadan, yönetimci-evrenselci anlayışla benimsenen görgülcülük, doktora örneğindeki gibi, ABD kaynaklı modellerin ülkemizde ne ölçüde uygulandığını tespit etmekten öteye gidemez. Yine bir kuramsal çerçeveye dayanılmaksızın görgül çalışma yapmaya kalkarsanız bulacağınız sonuçlar ‘bilimsel bilgi’ değil ‘bulgu’ olacaktır. Sonuç olarak törensel görgülcülüğün temel sorunu kuramsal katkı vermekten öte uygulamaya dönük çeşitli modelleri önermede bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasıdır.

Devşirme anketler yardımıyla ABD’de üretilmiş bir kuramın, ülkemizde geçersiz olduğu kanıtlamak kuramsal bir katkı sağlamayacaktır. Fakat bu geçersizliğin hangi etmenlerden doğduğu açıklanarak, mevcut kuramın kavramları arasındaki ilişkiler belirtiliyorsa eğer bu keşif kuramsal anlamda bir değer kazanacaktır. Oysaki genelde anketin gerisindeki kurama değinilmemekte bununla birlikte hipotezler görgül araştırmaya dayanılmaksızın sıralanmakta ve sonuçta araştırmanın uygulama bölümü ile kuramsal bölümü arasında bir bağdan söz etmek mümkün olmamaktadır.    

Peki, törensel görgülcülük sorununun çözülmesi için gerekenler nelerdir? Prof. Dr. Şükrü Özen sorunun çözümü için tez hazırlayan kişilere bilimi, kendini, kuramları, toplumsal bağlamı ve yöntemi bilmeleri gerektiğini önermiştir.

Örgütler/Yönetim alanı uygulamaya dönük bir kökenden doğması nedeniyle. Ülkemizde halen sosyal bir bilim olarak algılanmaktadır. Bunun sonucu olarak da Ö/Y doktora programlarının bir çoğu, ciddi bir biçimde tasarlanmış bilim felsefesi derslerinden yoksun olması bilimsel formasyon eksikliğine neden olmaktadır.

 Ö/Y akademisyenleri geleneksel anlayışın dayattığı işletmelere doğal danışman rolünü benimsemek zorunda değillerdir. Çünkü toplumsal refahı belirli bir grubun refahına indiren liberal ideolojinin bu tezi oldukça tartışmalıdır. Yönetsel/örgütsel olguları sadece işadamı/yönetici gözü ile değil, farklı toplumsal grupların gözünden değerlendirmek fırsatını yakalayabiliriz. Bu şekilde farklı bakış açılarından yapılan çalışmalar, yazınımıza zenginlik katacaktır.

Toplumlar arası yönetsel/örgütsel olgular arasında farklılıklar olabileceği gibi benzerliklerde bulunacaktır. Bunların sonucunda kuramların toplumlar arası geçerliliğinin olup olmaması araştırmadan, sınanmadan anlaşılamaz. Sonuçta da ABD kaynaklı kuramları tamamen kabul eden anlayış nasıl törensel görgülcülük sorunu ile karşı karşıya kalıyorsa, bir kuramı sırf yabancı kaynaklı diye reddeden anlayışta 19. Yüzyıldan bu yana geliştirilen bilgi birikimini dışlamış ve sırtını dönmüş olacaktır. Dolayısıyla kaynağı ne olursa olsun üretilmiş Ö/Y kuramlarını bilmek gerekmektedir. Bu şekilde farklı kuramları bilmek araştırmacının ufkunu genişletecektir.

Ülkemizde yönetsel ve örgütsel olguları açıklayabilmek için sadece kuram bilgisi yeterli olmamaktadır. Anlamlı bilgi ve anlamlı sorular üretebilmek için toplumsal bağlama ilişkin bilgiye de sahip olmak gerekmektedir. Ülkemizde ki örgütleri tarihsel süreçte biçimlendiren ekonomik, siyasal, yasal ve kültürel yapıyı yeterince bilmek elzemdir. Örnek olarak Türkiye’de örgütlerdeki yaş oranlarının artması konusunda doktora tezi yazmak isteyen biri, bu konuyu Avrupa ve ABD’de popüler olduğu için seçmiş olması muhtemeldir. Oysaki ülkemizdeki yapıya bakılacak olursa asıl sorun genç ve işsiz nüfustur.

Ülkemizde Ö/Y eğitiminde, niceliksel yöntemler genellikle tek yöntemmiş gibi sunulur ve bu araştırmacıyı anket kullanımına iter sonuçta da bu kapı törensel görgülcülüğe çıkar. Oysaki niceliksel araştırma yöntemlerinin yanında niteliksel yöntemlerden yararlanmak hatta bu iki yöntemi bütünleştirerek kullanmak daha sağlıklı bilgi ve kuram üretimine katkı sağlayacaktır. Fakat araştırmacılar niteliksel yöntemleri, araştırma sürecinin daha zahmetli, zaman alıcı ve ustalık gerektirmesi nedeniyle kullanmamaktadırlar. Kullandıklarında ise niteliksel yöntemlerin nesnel ve genellenebilir olmaması sebebi ile tez jürisi önünde zor duruma düşeceklerinin bilincindedirler.   


Sonuç olarak bilim üretmek yerine, prosedür ve engelleri aşarak unvan almak için uğraşan ve bu unvan için tüm süreçlerde gayri ahlaki sınırları zorlayarak en kolay yönden nasıl tez yazılabileceğini sorgulamak araştırmacıları törensel görgülcülüğün kucağına itmektedir. Bu durum ülkemizdeki bilimsel çıktıların niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir.    

2 Mayıs 2013 Perşembe

Dogma Fikirlerin Sahibidir Yobaz


Bazıları var hayatlarımızda nevi şahsına münhasır, fikirleri ve düşünceleri marjinallik çukurunda. Farklı düşünüşlere olan sınırlarınızı zorlarlar hani. Sırf sıra dışılık uğruna dinde, siyasette ve daha birçok konuda fikirlerinizi dogma olarak nitelendirirler, asıl dogma olanın kendi sabit fikirleri olduğunu düşünmeden.  

Oku! İlk emri yerine getirmekte yeterli değil artık o kadar çok bilgi yığını var ki önümüzde. İnsanın bu yığında kaybolmadan kendine sentezler üretmesi zor bu devirde. Bu yönden yukarıdaki zıt taşıma hak verdiğim sanılmasın benim eleştirim marjinallik adı altında yürütülen kendi değerlerini, kültürünü, dinini fikri bir alt yapı olmadan küçümsemedir.

Fikir yığını içinde kanaat önderleriniz, genel başkanlarınız ve daha ağzından bir sözün çıkmasını beklediğiniz kişiler doğruluk timsalleri değiller, sonuçta insan beşer kuldur şaşar.


8 Nisan 2013 Pazartesi

Muhtevam

Ne içindi onca yıl.
muhtevasını bilmediğin onca söz niçin.
anamın artık diyemediği adın niçin.
lügatında olmayan kelimeler etme. 
eyleme, zorda kalmadıkça anma adımı.


hakikatler uğruna yazılamazdı onca şiir.
ve benim başım kadar dönemezdi onca sözün.
sen hakikatleri seyreyle.
belki mutluluktan dönerde başın unutursun. 

7 Nisan 2013 Pazar

Müphem


Müphem bir aşkın acısı
Sefaletim gibi yapışmış üstüme

Oysa ben ne bir yerin aidiyetini taşıyabiliyorum omuzlarımda nede bir zamanın insanı olabiliyorum. Yazmasa kağıtta, yaşım kaç bilmiyorum. Ve o kadar özgürüm ki! İpim her zaman kendi elimde, kan revan içinde koştururken buluyorum kendimi.

Şaşalı düşlerim, dünyalık heveslerim var. Farklı fikirlerin, farklı coğrafyaların insanı olacakken tam, ortası doğrusu olmayan yollarda kaybolmuş zamanlarım var.  

19 Mart 2013 Salı

Müktesebat


Kemal’in Füsunda, Mümtaz’ın Nuran da, Raif efendi’nin Maria Puder de Gördükleri kadar gerçek ve kesif miydi ki benim sende gördüklerim? 

Yoksa fotoğraf çekilirken masuscuktan da olsa gülme alışkanlığımızın bir türevimi yaşadıklarımız. Yani zorunda gibi davranma alışkanlığımız.

Bizler birçok alışkanlığımızı doğuştan kucağımıza atılmış buluruz, geri kalanları ise kendi çapımız esasında geçmişimizden deneyimleriz.

Peki, ben bu en temel ihtiyacımı doğuştan mı bulmuştum yoksa kendim mi deneyimlemiştim. Çok düşünmeye gerek yok yüzde olarak çok büyük bir kısmını binlerce yıllık bir medeniyetin bilgeliği vermişti bana.  

Peki, durum bundan ibaretken biz hala hangi hareketlerimizi kendi öz irademize dayanarak yapıyoruz. O kadar az ki! Biz genelde anlık ihtiyaçlarımızı anlık kararlarımızla öz irademize dayandırırız. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, sabah, öğlen, akşam olmak üzere 3 öğün yemek yemek ya da sonsuzluğa uğurladığımız sevdiklerimizin ardından ağıt yakmak ve daha binlerce alışkanlığımızın kökeninde geçmiş milyonlarca insanın hatırası ve parmağı var. O vakit demeyin ki bana tam anlamıyla özgürüz. Biz işlediğimiz günahlarımızda bile geçmişin ürünüyüz, geçmişi tekrarlıyoruz.

Bak aşkla başladığım cümlemi özgürlükle bitirdim ne ironik değil mi?